Obliviate Rpg
Obliviate RPG'ye hoşgeldiniz. Rütbenizi edinin ve Rol Oyunundaki farkı hissedin!



 
AnasayfaKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Büyücü ve Cadı Alımları

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
nope
Yönetici, İksir Profesörü
Yönetici, İksir Profesörü
avatar

Mesaj Sayısı : 29
Kayıt tarihi : 16/06/10

MesajKonu: Büyücü ve Cadı Alımları   Cuma Haz. 18, 2010 1:52 pm


Büyücü veya Cadı olmak isteyen üyelerimizin aşağıdaki formu eksiksiz doldurmaları gerekmektedir.

Ad ve Soyad:
Yaş:
Örnek Rol Oyunu:
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Virginia Lisone
Cadı
Cadı


Mesaj Sayısı : 2
Kayıt tarihi : 18/06/10

MesajKonu: Geri: Büyücü ve Cadı Alımları   Cuma Haz. 18, 2010 5:00 pm

Ad ve Soyad: Virginia Imogen Lisone.
Yaş: 23.
Örnek Rol Oyunu:

Tatlı bir gülüşün buz gibi donuk bir ifadeye dönüştüğü anda beklenilenden daha keskin kahkaha yankılandı yarı boş odada. Griye çalan mavi gözler kısılırken karanlığa çoktan alışmış olan öteki kişi titredi. Bedenlerine dolan karamsar duyguların arasında kıvranan ruhlar durumlarından hoşnut değillerdi. Kıvırcık saçlarını savurarak cüppesinin iç cebindeki asasına dokunan Lleweyn durdu. 10. kata çıkan merdivenleri az önce geçmişlerdi. Canlarını acıtan soğuğun bulundukları ayla bir ilgisi olmadığını fark edecek kadar iyi bir gözlemciydi. Ya da hislerine fazla güveniyordu. Koluna sürtünen pelerinli cadıyı hafif bir hamleyle kendine doğru biraz daha yaklaştırırken yeniden sıcak bir tebessüm sayılabilecek ifadesini takındı. Eskisinden tek fark hatlarının alaycı kıvrımlarla bükülmesiydi. 'Biliyor musun Vitt, üşüyorum. Hayır bedenim değil, ruhum üşüyor.' Tatmin edici bir cevap beklemedi, durdukça daha fazla rahatsız olacağını anladığından tekrar yürümeye başladı. Sessizliği delmeyi başaran topuk sesleri diğer cadının kendisine gelmesini sağlamış olacak ki o da harekete geçmişti. Lleweyn'den daha hızlıydı, kata hakim olan sis perdesinde kaybolmayacak kadar da deneyimliydi. Gece nöbetlerinden hoşlanmayan Lleweyn ise arkadaşının son günlerdeki yalnızlık korkusunun yeniden baş göstermesinden korkarak bakanlıkta kalmayı kabul etmişti. Şafak sökmeden önce evlerine geri döneceklerdi. Tabi şafak son üç gündür sökemiyordu. Güneşi hapseden bulutlar değildi, kalın bir perde çekilmiş gibi belirginleşen karanlık gökyüzüydü. Bu cefalı günlerin sona ermesi ise sihir halkının ortak dileklerinden biriydi.

Kuruntusunun sebebini anlamaya çalışırken sisin koyulaşmasını izledi istemsizce. Uyanık kalmak için mırıldandığı şarkı ahenkli sesiyle hoş bir ninniye dönüşürken saçlarını dalgalandıran güz rüzgarının binanın içine nasıl girdiğini anlamak için başını çevirdi. Esrar dairesi kapalı bir kutuya benziyordu, hiçbir penceresi yoktu, duvarlar yüksek ve gri renkliydi. Yılların yıpranmışlığıyla solan renkler onu daha kasvetli hale getiriyordu. Yine de bu mesleği seçtiği için teessür duymuyordu genç kadın. Aksine halinden memnundu, yıllarca istediği mevkiye gelmek üzere çabalayıp durmuş arkadaşlarıyla alay edebileceği güveni buluyordu kendinde. Güzide insanların bile çoğu kez giremediği bakanlıkta yer edinmek bakış açısına göre memnun edebiliyordu cadıyı. Damarlarında akan sihirli kandan yoksun Mugglelardan uzakta olmak yeterince hoştu tabi. *Sen mutena bir cadısın Lleweyn, sakin ol.* Birdenbire ürperirken toparlanan düşünceleri arasında kendini rahatlatmak için böyle bir söz geçirmişti aklından. Buz kesen parmakları yeniden asasına yönelirken vazgeçti. Eğer dışarıda olsaydı binanın etrafını saran materiaları görür ve arkasına dönüp bakmaya gereksinim duymadan kaçardı. Gerçekten de kapalı bir kutuyu andıran Esrar Dairesindeyken böyle bir şansı yoktu ne yazık ki. 'Senin çikolata bağımlısı olduğunu biliyorum Vitt. Yanında varsa bir parça verir misin?' Kurumuş dudakları son sözcükler de söylendikten sonra sıkıca kenetlenmişti. Sükûneti tercih ettiğinden değildiği suskunluğu hayır, konuştukça karamsar kuşkular artıyordu zihninde. Hatta bir ara yabancı bir siluet gördüğünü iddia edebilecek kadar ileri gitmişti. *Sadece bir heyula, başka bir şey değil.* Emsalsiz yapısında korkuya yer yoktu, olmayacaktı da. Vittoria ne kadar sızlarsa sızlasın bu geceyi tek parça halinde atlatabileceklerinden emindi. 'Teşekkürler.' Kendisine uzatılan çikolata parçasını tek bir lokmada ağzına atıp çiğnedi, birkaç saniye içinde midesine inmişti tatlı lezzet.

Dakikalar geçmek bilmiyor, nöbet süresi de uzadıkça uzuyordu. Tam bir nöbet sayılmazdı Lleweyn ile Vittoria'nın görevi. Ezaya bulanmış üst makamlardaki büyücülerin sıkıntılarını gidermek amacıyla sadece gözlerinin doyması için öne sürdükleri iki piyondular. Koca satranç tahtasından eksilseler de arkalarından yas tutan taşlar olmayacaktı. Oyun eski sakinliğinde devam edecek, bitimindeyse kazanan ödüle - yani sihir dünyasına - sahip olacaktı. Beyaz ve siyah taşlar arasında renksiz kalmayı başarmıştı şimdiye kadar. Yine de boyası unutulmuş olmasına rağmen beyazların arasında oyuna katılmıştı. Seçimi net olmasa da kimin, hangi tarafın kazanmasını istediğini gizlemiyordu. Koca bir cehenneme dönecek hayatı çekmektense saf kalmayı başaramamış, tamamen kirlenmeden de dayanmayı başarmış dünyayı çekebilirdi. Buğulanan bakışların ardından sanki gözlerinde yaşlar belirmişçesine ıslaklık hissedince irkildi. Sisin çiğ tanelerine dönüşmesini beklemiyordu, küçük damlalar soğuktu ve yakıcı bir his bırakıyordu düştüğü yerde. 'Bir sorun var.' Haklı olduğunu biliyordu, sözsel uyarıya gerek kalmadan da etrafındaki değişikliği algılayabilirdi kadın. Son isteğini bastıramayınca çıkardığı asasını hafifçe sallayarak mırıldandı. Sözler hafif ve süreksizdi. 'Lumos.' Işık demeti sanileyik parıltıyla dairenin koridorunu aydınlatıp yeniden karanlığa gömdü. Esrar dairesi boştu. Gözlerinden kaçan şeyse çoktan kendini saklamıştı. Şeffaf bir pelerin taş zeminde kaybolmuştu.

'Dikkat et Jacinth!' İkinci adını hatırlayacak vakit bulan cadının çığlığıyla kendine gelene kadar kıpırdamamıştı. Kukuletaların ardına gizlenmiş materiaları gördüğündeyse korkuyla karışık hayret duygusu asayı tutan elinin gevşeyerek çözülmesine neden oldu. Son anda sol eliyle yakaladığı asayı yeniden güçlendiği parmaklarına aktararak anılarını zihinsel duvarını kaldırarak süzdü. Mutlu, heyecan verici ve onu güçlü kılacak en uygununu düşünürken çözülen dudakları haykırmasına yarayacak kadar aralanırken büyünün ziyan olmamasını umut ediyordu. ' Expecto Patronum.' Pozitif enerjiyle bükülen kalkanı kendisine yaklaşan beş ruh emiciyi uzaklaştırırken arkasından gelen yüzlerceye fayda etmeyecek kadar zayıftı. Varlığını sürdürme arzusu artık daha şiddetli hissetmeye başladığı korkuyla karışınca Ruh Emiciler için hoş bir kahvaltı sunuyordu cüretkârca. Konsantre olmaya çalışırken harcadığı güç onu yorgun kılarken daha keskin bir anının hatırasıyla bağırdı. 'Expecto Patronum!' Elbette bu kez kendini korumak konusunda yeterli umuda sahip büyüsü işlevini gerçekleştiriyordu. Bakışları yan tarafında şoka girmiş gibi kıvranan Vittoria'ya takıldığındaysa ne kadar geç olduğunu bilmeden sarsıldı. *Dayanmak zorunda!* *Hayır değil. O henüz genç Lleweyn.* *Ama kendini koruyabilir?* *Koruyamaz, baksana haline. Ölüyor!* Kendi kendine sorduğu sorulardan aldığı cevaplar gerçekleri yüzüne tokat gibi vururken beş dakika önceki hallerini hatırlayarak dizlerinin üstüne çöktü. Histeri krizine girmiş gibi titriyordu. Hıçkırıkları gözyaşlarına karışırken eriyerek kaybolan kalkanı onu savunmasız bıraktı. Zemin dizlerinin altından kayıyor, başı şiddetle dönüyordu. Vittoria'nın debelenişlerini görmüyor, sesi kısıldıktan sonra dahi bağırdığından habersiz ruhunu saran karanlığı alt etmeye çalışıyordu. Direnmenin faydasızlaştığı bir ara bilinçaltında saklanan ve hiç hatırlamadığı bir anı geldi gözlerinin önüne. Üzerindeki yaratıkları uzaklaştırmaya yeter miydi bilmese de gücünün son kırıntılarını toplayarak asasını ağır bir külçeye dönmüş kolunu kaldırarak havada salladı. Kelimeleri sıcak, ironisi belli olacak kadar sakin ve öfke doluydu. Cismani kuzgun havalanırken başını eğdi. Sihir eşi benzeri bulunmayan aurayı kalkan haline getirdiğinde öteki denemelerden sonra belirginlikleri azalmış ruh emiciler yeni umuda yenik düşerek dağıldılar. Zihni karanlığa gömülmeden önce arkadaşının son nefesini verdiğini duyan Lleweyn kendini o engin çukurun huzursuzluğuna teslim etti. Ruh Emici öpücüğünü tadan Vittoria ise bilinmezliğe karışmıştı sonsuz uykusunda.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Gisela Müller
Yönetici, Üç Süpürge Sahibesi
Yönetici, Üç Süpürge Sahibesi
avatar

Mesaj Sayısı : 72
Kayıt tarihi : 09/06/10
Yaş : 23

MesajKonu: Geri: Büyücü ve Cadı Alımları   Cuma Haz. 18, 2010 5:02 pm

Rütbeniz veriliyor.

____________________________
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Driana Katie Hunder
Cadı
Cadı
avatar

Mesaj Sayısı : 10
Kayıt tarihi : 21/06/10
Yaş : 22
Mücadele Tarafı : Aydınlık.

MesajKonu: Geri: Büyücü ve Cadı Alımları   Ptsi Haz. 21, 2010 10:00 pm

Driana Katie Hunder
17
Chad Jason Knight diğer üyeliğim onda var
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
http://percyjacksonrpg.lightbb.com/forum.htm
Gisela Müller
Yönetici, Üç Süpürge Sahibesi
Yönetici, Üç Süpürge Sahibesi
avatar

Mesaj Sayısı : 72
Kayıt tarihi : 09/06/10
Yaş : 23

MesajKonu: Geri: Büyücü ve Cadı Alımları   Ptsi Haz. 21, 2010 10:03 pm

Rütbeniz veriliyor.

____________________________
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Cordelia Amanda Era
Cadı
Cadı
avatar

Mesaj Sayısı : 3
Kayıt tarihi : 23/06/10

MesajKonu: Geri: Büyücü ve Cadı Alımları   Çarş. Haz. 23, 2010 7:05 pm

Ad ve Soyad: Cordelia Amanda Era
Yaş: 20
Örnek Rol Oyunu:

Ne kadar sıkıcı bir gün…
Yeni bir hayata atılmak ve geride kalan her şeyi unutmak için taşındığım yeni şehir: New York. Hani derler ya ‘ah New York şöyle New York böyle’ yanımda kimse olmadan sıkıcı geldi bana. Ayna gibi beni karşımda yansıtan kocaman gökdelenler, adeta manken olmak için yaratılmış düzgün bedenli, kırmızı dudaklı, uzunca boylu kızlar, kendilerine bakan ya da bakmaya çalışan erkekler, içinde dünya kadar kıyafet barındıran moda dünyası New York’un dükkanları, mavi, krem, pembe, beyaz eski görünümlü ama bakımlı binalar, caddenin başından metrelerce öteye kadar giden kahve kokuları ve caddenin ortasında kıpırdamadan duran, adeta bir moronmuşçasına etrafı seyreden ben… Kahve demişken yanı başımda duran bir kafeye giriyorum ve ölüp bitebileceğim, tadına hasta olduğum cafe latte sipariş ediyorum. Etrafıma bakıp olup bitenleri izlemeye çalışıyorum ama bu şehrin yabancısıyım. Daha yeni geldim ve öğrenecek bir sürü şey var… Eski bir gramofona yine eski bir plak koyuyorlar. İlk önce piyano sesi duyuyorum, daha sonra da solistin sesini. Kendi kendime ‘bu şarkıyı biliyorum ama kim?’ diye soruyorum. Fakat cevap ortalarda yok; belki de yanlış hatırlamışımdır. Latte’mden bir yudum alıp karşımda oturan insana bakıyorum. Bakımlı gözüküyor. Kirli sakalları ve pahalı gibi görünen takım elbisesi var. Evet kendine bakmaya çalışan bir adam daha. Elindeki gazeteyi okuyor dikkatlice. Gözleri de mavi; en sevdiğim renk. Benim ona baktığımı fark edince o da bana bakıyor. Hafif bir tebessüm edip önündeki kahveyi bana doğru kaldırıyor; şerefe dermişçesine. Bende ayıp olmasın diye kaldırıyorum ama kaldırış o kaldırış; her zaman başıma bir şey gelmesini sağlayan sakarlığım iş başına koyuluyor ve kahveyi üstüme döküyorum. -‘Ah!’ Kahve çok sıcak. Daha yeni aldığım kot pantolonumda kahverengi bir leke oluşuyor. Önümdeki kalp desenli peçeteyi alıp silmeye çalışıyorum ama nafile. Karşımdaki adam büyük bir hızla yanıma gelip peçetelerle masayı siliyor. Üstümdeki lekeyi görünce kaşlarını çatıyor ve iyi olup olmadığımı soruyor.
-‘Hanımefendi iyi misiniz? Yanmadınız umarım.’
-‘Teşekkürler iyiyim şu leke üstümden geçse daha da iyi olacaktım ama…’
Gülüyor ve gülümsemesiyle ağzı hafif açılınca bembeyaz dişlerini görüyorum. Gerçekten inci gibi ve bembeyazlar; dişlerini fırçalıyor. Bu bir artı; çünkü dişlerine özen göstermeyen erkeklerden nefret ederim. O da peçete alıp silmeye çalışıyor; kalp desenlerini görünce de alaycı bir gülümseme atıyor. Lekeye bastırıyor ve elimi elinin üstüne koyup gerek olmadığını söylüyorum.-‘Beyefendi gerçekten hiç gerek yok zaten pek belli olmuyor.’
Bunu söyledikten sonra kocaman ellerinin arasındaki peçeteyi yuvarlak masanın üstüne koyuyor ve ayağa kalkıyor. Gerçekten uzun. Baştan sona onu inceliyorum ve benim tipim olduğunu görüyorum. Yanımdaki ahşap pembe ve yeşil çizgi desenli sandalyeye oturuyor.
-‘Adım James.’
-‘Benimkide Zoey’

Diyorum ve uzattığı eline karşılık olarak ben de elimi uzatıyorum. Kocaman ellerinin içinde elim kayboluyor ve çok sıcak avuç içleri içimin de ısınmasını sağlıyor.
-‘Nerede kalıyorsun? Akşam buluşabilir miyiz?’
Ne kadar da hızlı çıktı. Ama bunu daha önce duymuştum: New York’un erkekleri çapkındır.
-‘Imm… Şey ben New York’a daha yeni taşındım. Evim de Black Caddesi’nde.’
Diyorum. Bilerek ‘akşam buluşabilir miyiz?’ sorusuna cevap vermiyorum. Nerede, ne zaman, neler olacağını bilmek zordur değil mi?m-‘Anladım. Black Caddesi güzel ve pahalı bir yerdir. Peki akşam buluşabilir miyiz?’ Israrla soruyor, kaçış yok. -‘Olabilir a…’
Daha sözümü bitirmeden: -‘Tamam, o zaman saat 6’da seni Black Caddesi’ndeki Starbucks’ın önünden alırım.’ Diyor ve yanağıma bir öpücük kondurup çalan telefonuna bakıyor. -‘Efendim karıcım.’ Bu sözü duyduktan sonra siyah, rugan, Gucci marka çantamı alıp; büyük bir hışımla cafeyi terk ediyorum. Christian Loabution’in uzun topuklu ayakkabısı ile yürürken ayağım takılıp düşüyorum. -‘Ah popom!’
İçimden ikinci kelimeyi keşke söylemeseydim diyorum ama ağzımdan çıkıyor. Bütün cafe bana dönüp bakıyor ve gülüyor. Durumum içler acısı; rezil oldum. James denen herif telefonu kapatıyor ve bana dönüp koşmaya başlıyor. Elimden tutup kaldırmaya çalışıyor.
-‘Bırak pislik herif, hayvan! Beni kandırdın!’ Kendi gücümle kalkıp arkama bakmadan koşmaya başlıyorum. O da arkamdan koşuyor ama daha sonra bırakıyor. Biraz sonra evime geliyorum. Ucunda ruj minyatürü olan anahtarlığımla kapıyı açıp içeri atıyorum kendimi. Ama ağlamayacağım; çünkü erkekleri ağlamaya değer görmüyorum. Üstümü çıkarıp Victoria’s Secret marka geceliğimi giyiyorum. İçimde de Victoria’s Secret marka iç çamaşırım var. Gerçekten ama gerçekten marka hastalığım vardır. Her şeyi kaz tüyünden yatağıma girip derince bir uykuya dalmaya çalışıyorum ama bir anda gözümün önüne James’in sarı saçları, mavi gözleri, sıcacık elleri, kirli sakalı ve uzun boyu beliriveriyor. Çok tatlı olduğunu düşünüyorum ama metresi olmaya da yanaşmam. Karısı nasıldır diye düşünüyorum; ama benden daha çekici, güzel ve iyi olabileceğini sanmıyorum. Kendime oldukça güveniyorum; her konuda. Yanı başımda duran pembe masa saatime bakıyorum: saat 5
Buluşmaya 1 saat kalmış; ama gitmeyeceğim. Esniyorum ve ağzımdan kahve kokusunun çıktığını hissediyorum. Batmakta olan güneşin turunculuğunun gölgesinde yeşil gözlerimi kırpıştırıyorum. Yeşil gözlerimle buluşan güneş tıpkı bir çocuk gibi oradan oraya; duvarlarıma yansıyor. Güneşin bu oyunu ve sıcaklığı karşısında mayışıyorum ve uyuyakalıyorum. Yaklaşık bir buçuk saat sonra kapım çalınıyor. Esneyip gevşeyerek yataktan kalkıp kapıya gidiyorum. Israrla zil çalıyor. Kapıyı açınca James ile karşılaşıyorum. Evimi nasıl bulmuş olabilir ki? Belli ki başkalarına sormuş. Tam kapıyı kapatacakken kaslı kollarıyla ittiriyor ve: -‘Bak Zoey hiçbir şey bildiğin gibi değil! Beni dinlemelisin!’ Diyor. Sanki ne dinleyeceksem… -‘Dinlenecek ne var ki James!’ Diyorum büyük bir kızgınlıkla. Ben geri gittikçe o da üstüme yürüyor. Gidecek başka bir yerim kalmadığından duvara yaslanıyorum büyük bir korkuyla. Üzerime bir psikopat gibi gelen James açıyor ağzını: -‘Karıcığım diye açtım telefonu çünkü henüz karımla boşanmadık! Boşanma davası açıldı ve biz bekliyoruz. Ben onu sevmiyorum!’
-‘Peki öyleyse.’
Diyorum ve kapıyı gösteriyorum; çıkmasını bekliyorum. Ama o kollarımdan tutup bana doğru yaklaşıyor. Kaçacak yer arıyorum; kollarının arasından kurtulup yatak odama kaçıyorum. Arkamdan geliyor. -‘Zoey! Ben sana gerçekten aşık oldum. Seni kullandığımı düşünme sakın o kadınla ayrılacağız. Lütfen! Lütfen bana bunu yapma. Biliyorum olayı dramatize etmek istemem ama benimkisi ilk görüşte aşk.’ Diyor ve yanıma oturuyor; yatağımın üstüne. Gülmek istemiyorum ama söylediği şeyler de komik geliyor. Hiçbir şey diyemiyorum. İçimden bir parça ona inanmamı bir parça da ona güvenmemem gerektiğini söylüyor. İnanmam daha ağır basıyor; hislerimde bunu söylüyor. Tüm saflığımla kafamı sallıyorum tamam dercesine. Kafamı sallarken kâküllerim de sallanıyor. Onları çok seviyorum; çünkü bana çok yakışıyorlar. Dişlerimle kırmızı dudaklarımı ısırıyorum. Gözlerim ağırlaşıyor ve kapatıyorum. James elleriyle çenemi tutuyor ve kendine döndürüyor. Nefesi adeta bir parfüm gibi yayılıyor etrafıma. Pembe dudaklarını öpmek istiyorum. İçimden geçenleri okumuşçasına küçük bir öpücük konduruyor dudaklarıma. O kadar tatlı, güzel, şehvet dolu ki… Görüyorum ki kırmızı rujum dudaklarında kendine yer bulmuş. Beni yavaşça itip yatağa yatırıyor. Kendisi de yavaşça üstüme geliyor. Beni incitmek istemiyor belli. İpek gibi kahverengi saçlarımın arasında ellerini dolaştırıyor. Daha fazla beklemek istemiyorum çünkü onu çok arzuluyorum. Bende sarı saçlarını elliyorum ve kendime doğru itiyorum kafasını. Daha sonra o kadar güzel bir öpüşme başlıyor ki kendimi cennetin bir köşesinde mutlu ve huzurlu, sevgi dolu oturur gibi hissediyorum. Ağzımın içine nefesi dağılıyor. Çok zevkli, tutkulu ve güzel. Hayatımın en güzel öpüşü; bana dokunan bir melek gibi değiştirmeye geliyor hayatımı. Yatağın içinde kozasından çıkmayı bekleyen bir kelebek gibi küçülüp birbirimize yetmeye çalışıyoruz. Sadece bir öpüşünde her şeyi hissedebiliyorum: tutkuyu, aşkı, zevki, şehveti, güzelliği, mutluluğu… Hiçbir şey düşünmek istemiyorum. Yaptığımızın yanlış olduğunu biliyorum; ama zaten günahkâr olan dünyada bunun bir ayıp olmadığını düşünüyorum. Kendimi ona teslim etmeye hazırım. Biraz sonra kayboluyorum nefesinde; denizin derinliklerinde bulunmayı bekleyen inci tanesi gibi…
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
nope
Yönetici, İksir Profesörü
Yönetici, İksir Profesörü
avatar

Mesaj Sayısı : 29
Kayıt tarihi : 16/06/10

MesajKonu: Geri: Büyücü ve Cadı Alımları   Çarş. Haz. 23, 2010 7:45 pm

Rütbeniz veriliyor.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Büyücü ve Cadı Alımları
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Obliviate Rpg :: RPG Hazırlık :: Seçim Bölgesi :: Meslek Seçimleri-
Buraya geçin: